Bu yaz 5 haftalagina bir universitede ders verdim. Bircok felsefecinin yanisira Simone de Beauvoir da okuduk derste. Dersi hazirlarken ben de Beauvoir’in “Ikinci Cinsiyet”ini seneler sonra tekrar okuma firsati buldum. Bir seyi ne kadar okumus olursaniz olun, her okuyusunuzda daha once gozunuze cok carpmamis bir seyi (veya belki de fark edip de unutmus oldugunuz bir seyi) bir anda fark edersiniz ya. (Hah, biliyorsunuz ne demek istedigimi, cok bilindik bir durumdur bu zaten. Iste tam da bu yuzden “o kitabi daha once okumustum” veya “o filmi daha once gormustum” deyip onu bir daha okumayi veya izlemeyi reddedenlerin agzina iki vurasim gelir). Her neyse, Simone de Beauvoir, kitabinin ilk sayfalarinda hicbir erkek filozofun (veya sanatcinin, sairin, vs) kendinden bahsederken kendini erkek olmasi uzerinden tanimlamadigindan, ama soz konusu bir kadin filozof, sair veya sanatci oldu mu soze “ben bir kadinim” diye basladigindan bahseder. Erkek notr olani temsil ederken, kadin cinsiyetli olma durumundan kurtulamaz, der Beauvoir. Bir kadinin kadin oldugu gercegi hep aklinin bir kosesindedir. Hakikaten de, su blog’un aciklamasina bir bakacak olursaniz: “Biz birbirinden alakasiz alanlarda ve ulkelerde yuksek lisans yapan ve devamli enerjisi bosa harcaniyormus hissiyle yasamaya alismaya calisan 3 kadiniz” demisiz. Oraya “insaniz” yazmaktansa “kadiniz” yazmayi tercih etmisiz. Grubun adini da sip diye bulmustuk zaten: “akademik karilar”. Ilk kim bulmustu hatirlamiyorum, ama 2 saniye ya surmus ya surmemisti karar verme “sureci”.
Kadin oldugum gerceginin, hele ki Turkiye’deysem, hele ki kucuk veya buyuk bir insan toplulugun icindeysem, aklimin gerisinde bir yerde (bilinc duzeyinde bir farkindaliktan bahsetmiyorum) donup durmadigi bir an var mi diye dusunuyorum...Yok. Hakikaten de yok.
Dun dostum dellez’le Kadikoy’de bulustum. Evden cikmadan once ne giyecegimi secmem 15 dakikami aldi. “Ay bu bacagimi cok gosteriyor, laf atarlar”, “Ay bu ustume cok oturuyor, ellerler” derken (otosansurun gozu kor olsun) en sonunda “eeooeh!” deyip askili kollu bir elbiseyle ciktim evden. Otobuse bindigimde insanlarin bana nasil gozlerini aca aca baktigini gorseniz, sanirsiniz kicimda tavus kusu susuyle cikmisim evden. Bakiyorlar bana cunku askili kollu bir elbise giymisim. Kollarim gozukuyor. Kol. Kadin kolu. Bir kadinin kolu.
“Kadin eti”ne duyulan aclik o denli korkutucu boyutlara ulasmis ki, evden cikarken annem bile “kollarina ortmen icin bir sey vereyim mi istersen?” demisti. “Progresif Cumhuriyet kadini” titriyle gogsunu kabarta kabarta gezinen annem bile kaniksamis ulkemizdeki kolunu ciplak gostermekten cekinmeyen kadinlari (boyle bir orgut kursak ya?) sindirme politikasini.
Otobus ve minibuslerdeki taciz vakalarina gelince, iste bu uzerinde dusundukce daha da sasirdigim bir konu. Bir kadinin karnina, bacagina, poposuna dokunuyor adam ve bu ona zevk veriyor. Hani bebeklere gunde minimum belli bir sure dokunmak, ten temasi kurmak lazimdir ya; yetiskinler icin de gecerli bence bu. Adama gunluk hayatinda kimse dokunmuyordur ki (ancak ayda yilda bir zavalli bir seks iscisiyle yarim saatlik bir ten temasi kuruyordur). Dusunun bir, kimse ona dokunmuyor. Elini o yuzden koyuyor ses cikarmayacagini dusundugu bir kizaginizin beline, azicik duruyor eli orada. Bu ona zevk veriyor.
Kurban secilen kizimizsa paranoyakca sagini solunu kollamadigi anda yakalanip isiralacak, kemirelecek, paramparca edilecek bir av hayvani gibi yasamaya zaten coktan alismis. Av hayvanimiz yolda yururken, evde ailesiyle TV karsisinda elma soyarken, sinifta ders dinlerken, hep ama hep kadin oldugunun farkinda. Bir kadin olarak yuruyor, elma soyuyor ve ders dinliyor. Yaptigi iste kaybolma, kendini unutabilme, yok olma luksu yok.
--alamet-i yarika
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder