Eksisozluk jargonuyla baslik acmak gibi bir niyetim yoktu, ama cuk diye oturdu mu oraya ne ?
Bugun blog’un kurucularindan olan bir dostumla iki saatlik bir telefon konusmasi yaptik ("tesislerimizde ilgi ve itinayla beyin tumoru yetistirilir"). Bizim bir blog acarkenki amaclarimiz sunlardi:
• Birbirimizden kilometrelerce uzakta gecirdigimiz zamanlarda (ki senenin buyuk bir kismini boyle geciriyoruz) birbirimizin fikirlerini takip edebilmek.
• Dahasi, kendi fikirlerimizin gelisimini, evrimini takip edebilmek. Yasadiklarimizi, dusunduklerimizi unutmamak, kaydetmek.
• Uzun vadede ise, bizim yasadiklarimizi yasayan, benzer dusunen uc bes insanla bulusmak. Bu vesileyle guzel bloglari kesfedip onlari takip etmek. Nitekim gazete okumaya artik midemiz el vermiyor, bircok insan gibi biz de bir suredir alternatif iletisim aglarini bulup takip ediyoruz.
Bugun dostumla telefonla konusurken bana blog acmamiz konusundaki tereddutlerinden bahsetti (artik cok gec olsa da). Bunlardan bir tanesi “ben kimim ki?” hissiydi. Dogru, biz kimiz ki?
Konustukca ikimiz de fark ettik ki bu “biz kimiz ki?” hissi mutevaziliktan ziyade gereginden fazla elestiri yapma aliskanligindan besleniyor. Hakikaten de, geriye donup 28 senelik kisa (ama islevi buyuk) hayatima baktigim zaman fark ediyorum ki senelerimi hicbir sey yapmayip her seyi elestirmekle gecirmisim. Yakinimdaki insanlardan tutun goz onunde bulunan unlu insanlara kadar herkesle ilgili makara kukara yaparak yillarimi harcamisim (daha da harcarim, bu da boyle bir kisilik bozuklugu iste). Bu elestiri hastaliginin soyle bir yan etkisi var yalniz: Kucumsemeyi ikinci dogan haline getirdigin zaman kendin de bir sey yapmaya korkar hale geliyorsun. Yaptigin sey yerel bir konferansa makale gondermek gibi, hatta ve hatta blog acmak gibi ufacik bir sey olsa bile, korkuyorsun. Elestiri de, ozelestiri de iyidir, candir, ama dozu kactigi zaman felc ediyor insani iste boyle.
Daha 3-4 gun once actigimiz bu blog’ta yazarken hakikaten kotu (veya istedigim duzeyin cok cok altinda) bir yazar oldugumu fark ettim. Ben saniyordum ki bana bir firsat verilse dunyanin en komik esprilerini, en zekice tespitlerini yapacagim; arkadaslarimin gonlune esi benzeri gorulmemis bir icgoruyle nufuz eden yazilar yazacagim. Yazamiyormusum oyle. Bilgisayar karsisina gectigimde agzimdan, elimden klise kaliplardan baska bir sey dokulmuyormus. Demek ki, hakikaten de “ben kimim ki?” diye kendimi asagilamakta hakliymisim (demek ki neymis?).
Bunu fark etmek icin gunluk tutar gibi blog tutmaya gerek var miydi? Evet. "Herkesi elestiriyorum, tamam, ama kendimi de cok elestiririm mesela" deyip mutevazilik kisvesi altinda hicbir sey yapmamak ile iki cift laf etmeye yeltenip agzindan alevler cikacagini sanarken komik bir buharin ciktigini gormek arasinda daglar kadar fark var. Cunku "ben kimim ki" deyip de kenarda oturdugunuz, eyleme gecmediginiz zaman, icten ice hala "belki ufak da olsa bir eyleme gectigim zaman o kadar da kotu isler cikmayacak elimden" diye dusunuyorsunuz. Cunku, sandiginizin aksine o kadar da ozelestiri ustasi degilsiniz. Cunku, "kendi kendimin en buyuk dusmaniyim" gibi beylik laflar etseniz de aslinda kendinize cok da kiyamiyorsunuz.
Ha bu durumda ne kazandim? Degme kose yazarlarina “bu da kim ki!?” diye nanik yaparken acinacak kadar komik bir duruma dustugumu fark ettim (hem de 3 gunde fark ettim! Ba ba ba!). Bir konuda fikir belirtmek, akademik makale yazmaya benzemiyormus cunku. 3 gunde de olsa baskalarinin yazdiklarini "hih!" demeden okumayi ogrenmeye biraz daha yaklastim sanki (bir yil falan gecsin hele bir, ucuncu goz bile cikaririm ben alnimin ortasindan). Ha tabi bir de yukarida saydigim sebepler var (uzaktaki dostlarimla kontakt icerisinde olmak vs).
Okkali bir bitiris cumlesi yazayim suraya isterdim ama, yeterince "akilli bidik"lik yaptim saniyorum.
--alamet-i yarika
akademik karılar
17 Ağustos 2010 Salı
15 Ağustos 2010 Pazar
kadın oldugunu unutabilmek
Bu yaz 5 haftalagina bir universitede ders verdim. Bircok felsefecinin yanisira Simone de Beauvoir da okuduk derste. Dersi hazirlarken ben de Beauvoir’in “Ikinci Cinsiyet”ini seneler sonra tekrar okuma firsati buldum. Bir seyi ne kadar okumus olursaniz olun, her okuyusunuzda daha once gozunuze cok carpmamis bir seyi (veya belki de fark edip de unutmus oldugunuz bir seyi) bir anda fark edersiniz ya. (Hah, biliyorsunuz ne demek istedigimi, cok bilindik bir durumdur bu zaten. Iste tam da bu yuzden “o kitabi daha once okumustum” veya “o filmi daha once gormustum” deyip onu bir daha okumayi veya izlemeyi reddedenlerin agzina iki vurasim gelir). Her neyse, Simone de Beauvoir, kitabinin ilk sayfalarinda hicbir erkek filozofun (veya sanatcinin, sairin, vs) kendinden bahsederken kendini erkek olmasi uzerinden tanimlamadigindan, ama soz konusu bir kadin filozof, sair veya sanatci oldu mu soze “ben bir kadinim” diye basladigindan bahseder. Erkek notr olani temsil ederken, kadin cinsiyetli olma durumundan kurtulamaz, der Beauvoir. Bir kadinin kadin oldugu gercegi hep aklinin bir kosesindedir. Hakikaten de, su blog’un aciklamasina bir bakacak olursaniz: “Biz birbirinden alakasiz alanlarda ve ulkelerde yuksek lisans yapan ve devamli enerjisi bosa harcaniyormus hissiyle yasamaya alismaya calisan 3 kadiniz” demisiz. Oraya “insaniz” yazmaktansa “kadiniz” yazmayi tercih etmisiz. Grubun adini da sip diye bulmustuk zaten: “akademik karilar”. Ilk kim bulmustu hatirlamiyorum, ama 2 saniye ya surmus ya surmemisti karar verme “sureci”.
Kadin oldugum gerceginin, hele ki Turkiye’deysem, hele ki kucuk veya buyuk bir insan toplulugun icindeysem, aklimin gerisinde bir yerde (bilinc duzeyinde bir farkindaliktan bahsetmiyorum) donup durmadigi bir an var mi diye dusunuyorum...Yok. Hakikaten de yok.
Dun dostum dellez’le Kadikoy’de bulustum. Evden cikmadan once ne giyecegimi secmem 15 dakikami aldi. “Ay bu bacagimi cok gosteriyor, laf atarlar”, “Ay bu ustume cok oturuyor, ellerler” derken (otosansurun gozu kor olsun) en sonunda “eeooeh!” deyip askili kollu bir elbiseyle ciktim evden. Otobuse bindigimde insanlarin bana nasil gozlerini aca aca baktigini gorseniz, sanirsiniz kicimda tavus kusu susuyle cikmisim evden. Bakiyorlar bana cunku askili kollu bir elbise giymisim. Kollarim gozukuyor. Kol. Kadin kolu. Bir kadinin kolu.
“Kadin eti”ne duyulan aclik o denli korkutucu boyutlara ulasmis ki, evden cikarken annem bile “kollarina ortmen icin bir sey vereyim mi istersen?” demisti. “Progresif Cumhuriyet kadini” titriyle gogsunu kabarta kabarta gezinen annem bile kaniksamis ulkemizdeki kolunu ciplak gostermekten cekinmeyen kadinlari (boyle bir orgut kursak ya?) sindirme politikasini.
Otobus ve minibuslerdeki taciz vakalarina gelince, iste bu uzerinde dusundukce daha da sasirdigim bir konu. Bir kadinin karnina, bacagina, poposuna dokunuyor adam ve bu ona zevk veriyor. Hani bebeklere gunde minimum belli bir sure dokunmak, ten temasi kurmak lazimdir ya; yetiskinler icin de gecerli bence bu. Adama gunluk hayatinda kimse dokunmuyordur ki (ancak ayda yilda bir zavalli bir seks iscisiyle yarim saatlik bir ten temasi kuruyordur). Dusunun bir, kimse ona dokunmuyor. Elini o yuzden koyuyor ses cikarmayacagini dusundugu bir kizaginizin beline, azicik duruyor eli orada. Bu ona zevk veriyor.
Kurban secilen kizimizsa paranoyakca sagini solunu kollamadigi anda yakalanip isiralacak, kemirelecek, paramparca edilecek bir av hayvani gibi yasamaya zaten coktan alismis. Av hayvanimiz yolda yururken, evde ailesiyle TV karsisinda elma soyarken, sinifta ders dinlerken, hep ama hep kadin oldugunun farkinda. Bir kadin olarak yuruyor, elma soyuyor ve ders dinliyor. Yaptigi iste kaybolma, kendini unutabilme, yok olma luksu yok.
--alamet-i yarika
Kadin oldugum gerceginin, hele ki Turkiye’deysem, hele ki kucuk veya buyuk bir insan toplulugun icindeysem, aklimin gerisinde bir yerde (bilinc duzeyinde bir farkindaliktan bahsetmiyorum) donup durmadigi bir an var mi diye dusunuyorum...Yok. Hakikaten de yok.
Dun dostum dellez’le Kadikoy’de bulustum. Evden cikmadan once ne giyecegimi secmem 15 dakikami aldi. “Ay bu bacagimi cok gosteriyor, laf atarlar”, “Ay bu ustume cok oturuyor, ellerler” derken (otosansurun gozu kor olsun) en sonunda “eeooeh!” deyip askili kollu bir elbiseyle ciktim evden. Otobuse bindigimde insanlarin bana nasil gozlerini aca aca baktigini gorseniz, sanirsiniz kicimda tavus kusu susuyle cikmisim evden. Bakiyorlar bana cunku askili kollu bir elbise giymisim. Kollarim gozukuyor. Kol. Kadin kolu. Bir kadinin kolu.
“Kadin eti”ne duyulan aclik o denli korkutucu boyutlara ulasmis ki, evden cikarken annem bile “kollarina ortmen icin bir sey vereyim mi istersen?” demisti. “Progresif Cumhuriyet kadini” titriyle gogsunu kabarta kabarta gezinen annem bile kaniksamis ulkemizdeki kolunu ciplak gostermekten cekinmeyen kadinlari (boyle bir orgut kursak ya?) sindirme politikasini.
Otobus ve minibuslerdeki taciz vakalarina gelince, iste bu uzerinde dusundukce daha da sasirdigim bir konu. Bir kadinin karnina, bacagina, poposuna dokunuyor adam ve bu ona zevk veriyor. Hani bebeklere gunde minimum belli bir sure dokunmak, ten temasi kurmak lazimdir ya; yetiskinler icin de gecerli bence bu. Adama gunluk hayatinda kimse dokunmuyordur ki (ancak ayda yilda bir zavalli bir seks iscisiyle yarim saatlik bir ten temasi kuruyordur). Dusunun bir, kimse ona dokunmuyor. Elini o yuzden koyuyor ses cikarmayacagini dusundugu bir kizaginizin beline, azicik duruyor eli orada. Bu ona zevk veriyor.
Kurban secilen kizimizsa paranoyakca sagini solunu kollamadigi anda yakalanip isiralacak, kemirelecek, paramparca edilecek bir av hayvani gibi yasamaya zaten coktan alismis. Av hayvanimiz yolda yururken, evde ailesiyle TV karsisinda elma soyarken, sinifta ders dinlerken, hep ama hep kadin oldugunun farkinda. Bir kadin olarak yuruyor, elma soyuyor ve ders dinliyor. Yaptigi iste kaybolma, kendini unutabilme, yok olma luksu yok.
--alamet-i yarika
13 Ağustos 2010 Cuma
Şizofren ruhlu profesyoneller
"Çok başarılı" bir akademisyen grubu var. Herşeye ve herkese eşit mesafede yaklaşan insanlardan oluşuyor bu grup. Herkese gülümsüyor bunlar, hep iltifatkar davranıyor, nezaketten kırılıyor, "ben de sendenim" duygusu yaratıyor, hoşa gidiyor.
Bilgileri, fikirleri var bunların, boş değiller. O yüzden kendi fikri olmaksızın herkese yakın olmaya çalışarak bir yerlere tutunan sünger kafalı akademisyen profiline göre daha tehlikeliler.
Niye daha tehlikeliler? Çünkü kapasitesi var bunların, kafaları çalışıyor, ama uyuyor görüntüsü vererek başkalarını uyutuyorlar.
Tepki vermek için suların durulduğu, kendi çıkarlarını ihlal etmeyecek durumları bekliyorlar. Herkesle iyi geçinerek, her doğru her yerde söylenmez fikrini içselleştirerek, konuşmaları gereken, başkalarının çıkarlarını korumak adına insiyatif almaları yerlerde susarak, süt liman hallerde durduk yere ortalığı kasıp kavurarak başarıdan başarıya koşuyorlar.
Beyinlerinin arkasında dolaşan fikirlerini olaydan, durumdan kopuk öğrencilerine ders kapsamında anlatıyorlar. Derste sesleri havada çınlıyor, "olmaaaz" diyorlar, "bu böyle yapılamaaazz, yanlıştıır!" Öğrencileri onların ne kadar güçlü ve kendinden emin olduğunu görüyor, özeniyor, heyecanlanıyor, "belki bir gün ben de onun gibi olurum" diyor içlerinden.
Şizofren ruhlu profesyoneller. Tedbirsiz ama kendine güvenliler. Sahnede oynar gibi oynuyorlar.Türk literatürüne isimlerini altın harflerle yazdırıyor, yurt içinde ve yurt dışında verilen ödüllerin muhattabı oluyorlar.
Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyen, her koşulda akademik çalışmasını birilerinin gözüne girmek için değil samimiyetle yapan, sorumlu davranan, olaylara, durumlara açıkça taraf olan, tavrını koyan grubun mensupları ise kısa zamanda tekmeyi yiyor, gözden düşüyor, diğerleri gibi çevrelerini genişletip popüler olamadıklarından zaman içinde kaynakçalarda yitip gidiyorlar.
Burcina
12 Ağustos 2010 Perşembe
koca agiz
4 senedir ust lisans yapiyorum ve 4 senedir beni rahatsiz eden ve daha da rahatsiz edecekmis gibi duran soyle aci bir durum var: iyi gecinmemiz, birbirimizi anlamamiz beklenen bolumdeki insanlarla (ve, cekinerek itiraf ediyorum, ozellikle erkeklerle) birbirimiz uzerinde ustunluk kurma cabasi olmadan iki cift laf etmek mumkun degil. Bu ustunluk kurma, “mudur bey” edasiyla ders verme oyunu konustugumuz sey elimde tuttugum sandvic bile olsa hemen baslayiveriyor. Diyalogla baslayan (ve bana kalirsa oyle devam etmesi gereken) konusma karsimdaki kisinin bana ozel verdigi kisisel konferansina donusuyor. Cakil tasi veya pul toplar gibi “bilgi” toplayan, ama aslinda hicbir sey “bilmeyen” , cunku ansiklopedik bilgiyi ceplerine dolusturmakla deneyimlemeyi bir sanan, baskalarina “bilgili” gorundukleri surece uzerinde konustugu seyi anlama (o seyi kendine dert etme) kaygisi gutmeyen bu kisilere baktigimda kocaman bir agizdan baska hicbir sey gormuyorum artik. Kocaman acilmis, devamli yukari asagi hareket eden bir agiz.
Turkiye’deki roman okurlarinin cogunun kadin oldugu kusturana kadar her yerde soylenir (hikaye derseniz, ne yazik ki onu ne kadin ne de erkek okur zaten). Erkeklerin daha cok referans kitaplarina yoneldigi, kadinlarinsa edebiyatla ve genel olarak sanatla daha ilgili oldugu yonunde soylenegelen bir klise vardir (yalniz Turkiye’de yok bu klise tabi). Bu tarz bir konusmayi her duydugumda icimden hep “dogrudur, ama zaten mumkunse sanat manat takip etmesinler hic” diye gecer. Soyle ki, simdi bir film hakkinda mi konusuluyor, koca agzimiz o konuda bildigi ne varsa alt alta siralar, alakali oldugu veya senin ilgini cekecegini dusundugu icin degil, sadece bildigi icin. Biliyorsa soylemelidir. Sen filmdeki filanca durumdan ne kadar etkilendigini mi soyluyorsun, o sana yonetmenin yasini soyler. Cunku onu biliyor, onu soyleyecek, ama bir sey soyleyecek, ve soyledigi bu sey mumkunse “nesnel” bir sey olacak. Cunku ona “beyaz adam nesnelligi”nin her durumda uygulanabilecek, en ustun bilme tarzi oldugunu (ve de “mumkun” oldugunu) soylemisler, o da caliskan ve akilli bir cocuk oldugu icin inanmis. Simdi, dusunce okuma gibi bir yetenegim yok, ama sanmiyorum ki o filmin yonetmeni koca agzin teki orda burda cikardigi iki satirlik formulize yorumlarla caka satsin diye o filmi yapmis olsun. "Kendini ifade etme kaygisi" dedigimiz bir sey vardir, ki koca agizlarin boyle bir kaygiyi hissetmisligi yoktur. Koca agizlar icin her sey Sudoku gibi bir zeka oyunudur, eh zaten habitatlarinda makbul olan da budur.
--alamet-i yarika
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

